Seçmesi Zor, Hayran Olması Kolay: Filmekimi'nin Gözde Filmleri

Sonbaharın en keyifli dönemi olan Filmekimi günleri geldi çattı. Etkinlik programı açıklandığından bu yana en çok ses getiren, hem eleştirmenlerden hem de izleyiciden tam not alan ‘olmazsa olmazları’ derledik!


Takvimler ekim ayını gösterdiğinde beyaz perdede yeri doldurulamaz bir heyecan yaşanıyor. Günler öncesinden başlayan bu heyecan; sinema salonlarına dolup taşmadan, heyecanlı gözler festival programında bir ileri bir geri hareketini sürdürüyor, ardından kalemler favori filmlerin altını dikkatle çiziyor ve nihayetinde beyaz perdede büyük buluşma on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşiyor.

Bu yıl 17. kez düzenlenen Filmekimi, özellikle izleyici kültürünü geliştirme görevini üstlenmeye devam ediyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da zorlu bir seçimin bizleri beklediği Filmekimi 2018 programında yer alan 48 filmden mutlaka görmeniz gereken filmleri sizin için derledik. Hala geç kalmış sayılmazsınız!

Herkes Star Hikayelerini Sever: Bir Yıldız Doğuyor - A Star Is Born

Listeye daha popüler ama biraz daha az iddialı diyebileceğimiz bir film ile başlayalım istedik. Başrollerde Lady Gaga olunca, üstelik bize sunulan hikaye sinema tarihinin en bilindik aşk hikayelerinden biri olunca ve ilk izleyicisi tarafından dakikalarca alkışlanınca merakımızı çekmesi pek de uzun sürmedi. Oyunculuk anlamında filmin büyük bir bölümünde yükü omuzlarına alan Lady Gaga, hikaye boyunca bize bir Broadway yıldızı olduğunu hatırlatmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Şöhretten bunalmış, teselliyi içkide arayan bir rock efsanesi Jackson Maine’i canlandıran ve aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturan Bradley Cooper, sesine hayran kaldığı amatör müzisyen Ally’nin (Lady Gaga) şöhret basamaklarını hızla tırmanmasına yardımcı olan ‘yıldız avcısı’ rolünü üstleniyor. 1976 versiyonunda Barbra Streisand’in canlandırdığı rolün hakkını rahatlıkla veren Gaga’nın tek başına sergilediği performans dahi filmi izleme sebebi olabilir.

Dramdan Gerilime İnce Bir Geçiş: Herkes Biliyor - Todos La Saben

Javier Bardem ve Penelope Cruz’u bir arada izlediğimiz müthiş filmere bir yenisini daha eklemeye hazırlanan Herkes Biliyor (Todos La Saben), Bir Ayrılık ve Satıcı gibi izleyicinin gönlünde ‘iyi’ ancak derin yaralar açmış iki başyapıtın sahibi Asghar Farhadi’nin hayat verdiği yepyeni bir hikaye olarak karşımıza çıkıyor. İlk olarak Cannes Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan filmde Farhadi, bu kez aile kavramı ve ahlak gibi temel dertlerinin yanına bir de yoğun gerilim ögeleri ekliyor. Buenos Aires’te yaşayan bir kadının çocuklarıyla birlikte İspanya’ya gidişinin ardından eski tanıdıklarının da karıştığı bir kaçırılma hikayesinin ortasında kaldığı oldukça gerilimli bir hikayeyi ele alan film; özenle yazılmış senaryosu, zengin oyuncu kadrosu, zekice seçilmiş mekanları ve son dakika ters köşe hamleleri ile izleyiciden tam not almayı başardı. Bu anlamda çok farklı bir Farhadi filmi görmek için kesinlikle ayırdığınız vaktin bu hikayeye değeceğini söyleyebiliriz.

Takıntılı ve Gizemli: Şüphe - Burning

Cannes Film Festivali’nin ana seçkisinde yer alan ve festivalden FIPRESCI Ödülü ile ayrılmanın gururunu yaşayan Şüphe (Burning) filmi, 20. yüzyıl modern edebiyatının kült isimlerinden biri olarak anılan Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlandı. Bu yıl Güney Kore’nin Oscar adayı olarak ilan edilen ve birçok sinema eleştirmeni tarafından başyapıt olarak tanımlanan film; Vaha, Güneşli Kent ve Şiir filmleriyle tanınan yönetmen Lee Chang-dong’un 8 yıllık uzun bir aradan sonra çektiği ilk film olması sebebiyle de oldukça büyük bir heyecanla karşılanıyor. Aşk, takıntı ve hafıza gibi kavramları sınıfsal dengelerle bütünleştiren filmde; ‘vasıfsız’ bir gencin aşık olduğu güzel kız ve onun aracılığıyla hikayeye dahil olan zengin ve küstah adam arasındaki öfkeli ve bir o kadar saplantılı aşk hikayeleri ele alınıyor. Muhteşem kurgusu ve gizemli öyküsüyle hafızanıza kazınması muhtemel bu filmi mutlaka listenize eklemelisiniz.

Trier Sert Döndü: The House That Jack Built

Seyircileri daima ‘salondan koşarak çıkmak’ ya da ‘hipnotize bir biçimde filmin içerisinde tutmak’ gibi iki uç noktaya ayrıştırmayı başaran Lars von Trier, yine bu ayrımı belirgin bir biçimde ortaya koyan son filmi Nymphomaniac’ın ardından bu kez dehşet verici bir hikaye ile karşımızda: The House That Jack Built. Oyuncu kadrosu kadar şaşırtıcı hikayesiyle de dikkat çeken film, 70’li yıllarda geçiyor. 12 yıllık bir zaman dilimini ele alan filmde izleyicilerin; bir katilin işlediği 5 farklı cinayeti onun gözünden tecrübe etmekle kalmayıp bir katilin ‘seri katile’ dönüştüğü, kökleri çok daha derine ulaşan bir dönüşüm hikayesine ortak olması hedefleniyor. Filmde Trier’in alışılagelen sivri ve bir o kadar muzip tavrının izleri rahatlıkla hissedilirken Matt Dillon’ın nefes kesen katil profili de sizi bu hikayenin içerisinde tutmaya yetiyor da artıyor.

Zirvede Ne Var: Climax

Gaspar Noé dünyasına alışık olanlar için dahi birçok kuralı, görsel ve işitsel anlamda yıkan Climax; yönetmenin rüya ve kabuslarını sinemaya aktardığı, zihin açıcı ama bir o kadar da karmaşık bir dans partisini andırıyor. Akışı itibarıyla izleyicide takibi zor bir hikaye hissi uyandırsa da aslında bu hikayenin başı ve sonu olmadığını ve yalnızca akışa odaklanmanız gerektiğini kabul ettiğinizde gerçekten hikayenin içine girebiliyorsunuz. Nitekim filmin dipnotu da izleyicisine bunu söylüyor: Doğum ve ölüm olağanüstü tecrübelerdir, yaşam ise gelip geçici bir zevktir. Çeşitli sebeplerden dolayı çekimi tam 8 yıl süren filmin belgesel niteliğinde hazırlandığını düşünenler dahi var. Gösterileri için hazırlanan bir dans grubunu izleyerek başladığınız film boyunca hikayeyi gözlemlemekten çok yaşamaya başlamanız muhtemel. Kamera açıları, ışıklar ve oyunculuk da el ele verdiğinde filmde, bahsi geçen hayal aleminin net bir portresi karşınıza çıkıyor. Eğlenceli olduğu kadar rahatsız edici görsel ve işitsel bir dile sahip film, bu anlamda Trainspotting filmine yakın duruşuyla ‘sınıflandırabilir’ bir hal alsa da çoğu Gaspar Noé filmine yaraşır bir biçimde kendi çizdiği yoldan ilerliyor.

Unutmadan!

Filmekimi, bildiğiniz üzere gösterimlerini yalnızca İstanbul’daki salonlarla sınırlamıyor. Bu yıl Ankara, Bursa, İzmir, Erzurum, Diyarbakır ve Gaziantep gibi farklı şehirlerde de izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. İstanbul dışındaki kentlerde gerçekleşecek gösterimler, 2018 Filmekimi programındaki filmlerin yanı sıra 31. İstanbul Film Festivali’ndeki filmlere odaklanırken program da daha geniş bir takvime yayılıyor. Festival programını incelemek ve filmler hakkında daha detaylı bilgi almak için http://filmekimi.iksv.org/tr adresini ziyaret edebilirsiniz. İyi seyirler!

Kaynak
03.10.2018 - Kültür Sanat
Haber, Sanat, Sinema