Yaşayan Skeçler: MVRDV'nin Yeni Gözde Projesi

Mimari yapılar, belirli amaçlar için inşa edilseler de kimi durumlarda -istemsiz şekilde de olsa- bir oyun alanı ya da deneye dönüşebiliyor.


Ortak bir mimarlık diliyle yaratılan ve mimari skeçleri yaşayan birer tasarıma dönüştüren The Imprint isimli proje; bir mimari projede dış cephe tasarımının, projenin tamamını nasıl etkileyebileceği ve binaların kendi aralarında ne tür bir dil üretebileceğini düşünmek üzere geliştirilmiş. Böylece ortaya hayal ürünü ancak son derece gerçek ve göz alıcı binalar çıkmış. Proje detaylarına birlikte bakalım ve bu göz kamaştırıcı binaların ortaya çıkış hikayesini keşfedelim.

Beton Bloklara Ters Köşe Bir Güzelleme: The Imprint

Beton bloklarla dolu yoğun kentlerden bir diğeri: Seul. Böylesine yoğun gri bir habitattan sıyrılmak ve en önemlisi de binaların dış cepheleriyle yeni deneylere girişmeye niyetlenmek için çok da cesur olmaya gerek yok. Nitekim Rotterdam çıkışlı mimarlık topluluğu MVRDV de aynı noktadan yola çıkıyor ve bu oldukça geniş kapsamlı soruyu Seul Havalimanı özelinde araştırmaya ve çözüme gitmeye karar veriyor. 3D yazıcılar ve etkin modellemelerin yardımıyla bu karar, müthiş bir mimari projeye ev sahipliği yapmakla kalmayıp bölgeye The Imprint isimli yeni bir tema parkı kazandırmış oluyor.

Skeçler Bu Kez Gerçekliği Sunuyor

Toplamda 2 ana binadan oluşan bu kompleks, çarpık görünümlü dış cephelerinin yanı sıra asla var olmayan giriş alanları ile yaratmak istediği optik illüzyonun bir nevi altını çiziyor. Binalara dış cepheden baktığınızda, sizi tek tona ve görünüme sahip skeç-vari bir tasarım karşılıyor. Bu tekdüzeliği kıran ise kompleksin bir diğer binası olan ve havalimanına indikleri ilk anda yolcuları karşılayan binanın altın rengiyle kaplanmış ön cephesi oluyor. Açılır konumda bir gözü andıran dikkat çekici tasarımı, ister istemez tüm yolcuları kendine hayran bırakıyor.

Zıtların Birlikteliği ya da Sadeliğin Zaferi

Bu ‘gözden’ içeri girdiğinizde ise yepyeni bir bakış açısı kazandığınız, LED ekranlarla kaplanmış rengarenk bir koridora geçiş yapıyorsunuz. Oldukça durağan bir atmosferden, son derece renkli ve kaotik bir alana aktaran bu geçiş aynı zamanda kaosun içindeki sakinlik ile sakinliğin içindeki kaosu sembolize ediyor. Proje kapsamında Uzak Doğu kültürüyle bütünleşmiş karşıtlıkların birliğini (ying yang) sembolize eden başka detaylar da görmek mümkün. Projenin tasarımcıları, her iki binada da kullanılan ve birçok kişi tarafından riskli bir biçimde sıkıcı bulunabilecek tek renklilikle aynı anda hem minimal hem de çabasız bir sadelikle göz kamaştırıcı olunabileceğini bize kanıtlamış oluyor.

Mimari Proje mi, Sanat Ürünü mü?

Projenin mimarı Winy Maas; çevresel dinamikleri sorun olarak görüp belirli bir amaç doğrultusunda hazırlansalar da projenin tamamlanmasının ardından bu tasarımın bir sanat eseri olup olmadığı sorusuyla karşılaştıklarını anlatıyor: Bu proje, yalnızca bizim için değil müşterilerimiz için de aynı sorunun akıllarda belirmesine neden oldu. Eğlencenin sanata dönüştüğü momentumu yakaladığınızda, aslında bu dönüşümün mümkün olabildiğini görebiliyorsunuz. Bir bina tasarımının her anlamda soyutlanması, aynı zamanda bu momentuma izin veriyor ve hem izleyicileri hem de binanın ziyaretçilerini şaşırtarak yeni bakış açıları sunuyor. Böylece The Imprint, sanat eseri ve mimari yapı arasındaki o kalın çizgiyle dilediğince oynayabiliyor. Bize de bu oyunun bir parçası olmak kalıyor.

19.10.2018 - Tasarım ve Mimari
Mimari, Tasarım, İnovasyon