Yönetmenlerle Hayat Bulan Sinematik Mekanlar

Ünlü film yönetmenlerinin ilham aldıkları sinematik mekanları "gerçek tasarımlara"  dönüştürmedeki başarılarına ortak oluyor ve bu muhteşem mekanlara kısa bir süreliğine de olsa misafir oluyoruz.

Ortaya çıktıklarında, henüz hikayelerle tanışma şansına erişemeyen erken dönem filmleri, senaryo ve dramadan haberdar değillerdi ve yalnızca izleyicinin gördüklerini rahat algılaması amacına hizmet ediyorlardı. Sonrasında işler hızla değişti ve seyircilerin baskısına dayanamayan sinema artık ‘bir şeyler’ anlatması gerektiğine kesin olarak karar verdi.  Sinema ve dramanın bu harika bileşiminin ön görülemez yükselişiyle birlikte, filmlerin anlatmak istediklerinin yanı sıra kendi içerisinde nasıl bir evren yaratacağının da teminatı haline gelen mekanlar, artık herhangi bir filmin zirveye mi yükseleceğine yoksa yere mi çakılacağına karar verebiliyor. Elbette Kubrick’in muazzam derecedeki simetrik kadrajları, Bergman’ın yoğun anlatımı ya da Anderson’ın derinlikli renk seçimleri dahi, tek başına birer başarı hikayesi olarak kabul edilebilir. Ancak izleyiciler olarak filmleri anımsamamızda ve en önemlisi karakter ya da olaylarla bütünleşmemizde bizlere yardımcı olan temel noktaları inşa eden asıl güç, kullanılan ya da yeniden üretilen mekanların ta kendisidir. Şimdi, yönetmen koltuğunun yanına bir de iç mimar koltuğu ekleyebilecek kadar cesur davranarak yukarıda bahsi geçen sinematik mekanları ‘gerçek’ mekanlara dönüştürmeyi başarabilmiş yönetmenlerle tanışalım.

Alışık Olmadığınız Türde Bir Masal:  The Faena Hotel, Miami

40’lı yılların ünlü Miami Saxony Hotel’i, şimdiki adıyla The Faena Hotel Miami Beach, Aralık 2017’de yenilendi ve 2018’in en iddialı mekanlarından biri olarak şimdiden adını duyurmayı başardı. [SY1] The Great Gatsby’nin yönetmeni Baz Luhrman ile emlak milyarderi Alan Faena’nın ortaklığından doğan bu masalsı otel, bünyesinde sanat galerisi, plazalar ve rezidansları bir araya getiren geniş bir yaşam kompleksi olarak tasarlandı. Luhrman’ın mekanları birer set gibi düşünmesi, mesleki bir dezenformasyon olarak kabul edilebilir olsa da yönetmen gözlüğüyle yaratılan mekanlar üretebilmesi, onu alışık olmadığımız türde bir iç mimar olarak kabul etmemizin önüne pek de geçemiyor.

Gelelim bu sıra dışı mekanın önemli detaylarına. Dış cephede Art-deco esintileriyle dikkat çeken otel, sizi ilk olarak ‘Cathedral’ olarak adlandırılan ve her anlamda bir katedralin görkemine sahip koridoru ve bu koridoru kaplayan, Juan Gatti’nin tropikal muralleri yani duvar resimleri ile karşılıyor. Toplamda 169 odası ve 22.000 m2’lik SPA alanı bulunan otel, özellikle Art Basel Miami Fuarı döneminde deyim yerindeyse dolup taşıyor. Restoran ve bar kısmında ise Gatsby büyüsünü hissetmemek neredeyse imkansız bir hale geliyor. Öyle ya, kaç tane otelde ‘Hayat Ağacı’nda (Tree of Life) ufak bir mola verme şansınız olabilir ki?

Filmler Arası İlham: Bar Luce, Milano

Nasıl tek bir kare, hatta tek bir renk sayesinde bir Wes Anderson filmiyle karşı karşıya olduğunuzu anlayabiliyorsanız Bar Luce’a adım attığınız ilk andan itibaren bu mekanın baştan aşağı bir Anderson başyapıtı olduğunu anlamanız da bu denli kolay oluyor. Pastel renklere bürünmüş Formica masalar, ahşap detaylara sahip duvarlar, Steve Zissou temalı tilt masaları ve tek bir bakışta pop-İtalyan tarzı anımsatan renkler. İtalyan sinemasına damgasını vuran 51 yapımı Milano’da Mucize ile 60 yapımı Rocco ve Kardeşleri filmlerinden ilhamla tasarlanan Bar Luce, Anderson’ın film çekilecek bir mekandan çok film ‘yazılabilecek’ bir mekan hayali sonucu ortaya çıkmış. Burası yönetmenin aynı zamanda ‘kurgusal olmayan’ öğleden sonraları için ufak bir mola yeri. Tipik bir Milano kafesi formuna sahip Bar Luce, Galleria Vittorio Emanuele’in göz alıcı cam tavanının minik bir kopyasını andırıyor. Prada’nın Milano’da yer alan sanat kompleksi Fondazione Prada’nın ‘yemek salonu’ işlevini gören Bar Luce, 50’li 60’lı yıllara takılıp kalmayı sevenler için ideal bir zaman makinesi olabilir.

Derin, Güzel, Sessiz: Silencio, Paris

David Lynch’in en güçlü eserlerinden biri olarak tarihe geçen ‘Mulholland Drive’ın karanlık ve gerçeküstü atmosferini başarıyla yansıtan Club Silencio’yu filmde gördüğümüz ilk an, aslında izleyiciler olarak her şeyin bir rüya olduğunu anladığımız andı. Lynch’in bizlere bahşettiği dünyayı aynı hızla yerle bir ettiği bu tarihi anı simgeleyen Club Silencio’nun, yine Lynch imzasıyla bu kez Paris’te hayat bulması ise hepimiz için kaçınılmaz olacaktı. İlk olarak 1883 yılında inşa edilen ve uzun yıllar sayısız önemli gazetenin yönetim ofisi olarak kullanılan tarihi binada açılan bu kulüp, her bir detayıyla filmdeki mekanın birebir kopyası olarak tasarlanmış.

“Bilinmeze duyulan merak ve arzuyu perçinlemek üzere tasarlanan” Silencio’nun yalnızca iç tasarımı değil, mobilya tasarımları da Lynch imzası taşıyor. Warhol’un fabrikasına, varoluşçuların Cafe Flore’sine ya da Dadaistlerin Cabaret Voltaire’ine iletilmiş şık bir güzelleme olarak da kabul edebileceğimiz bu mekan, alıştığımız kulüplerde gözlerimize tutunan renkli ve parlak ışıkların aksine, tekinsizliği ve karanlığı kucaklıyor. Mağarayı andıran yuvarlak hatlarla uzanan duvarlar ve onlara sımsıkı sarılan, altınla kaplı ahşap detaylar… Yerin 6 basamak altında, sanatçılarla bir araya gelebileceğiniz, tekinsiz ve karanlık bir orman… Görünen o ki böyle kalmaya da devam edecek.


03.04.2018 - Tasarım ve Mimari
İç Tasarım, Ürün Tasarımı, Sanat